Tuzağa Düşmek

tuzak1.jpg

Tuzak dediğin görünmemeli… Hiç ummadığı anda ayağına takılmalı kurbanının. Süslü de olmalı tuzak… Heveslendirmeli; çekmeli kendine…
Uzak olmamalı tuzak; hep yakınında, yanında olmalı kurbanının. Hem yolda olmalı tuzak; yoldan farklı durmamalı, hatta yolun kendisi diye bellenmeli. Tuzak kötü bile olmamalı. Tuzağa düşmek iyilik sanılmalı, akıllılık sayılmalı. Tuzağa doğru yürümek, yolun kendisi bilinmeli. Tuzağa uzak köşelerden yürüyenler ayıplanmalı. Tuzağı farkedenler utanmalılar kendilerinden. Kötü bir şey yapıyormuş gibi büzüşüp kalmalılar kendi köşelerinde. Ayağı tuzağa takılanlar alkışlanmalı; hayırlı bir akıbetin konusu bile edilmeliler.

Fıtratında kerem olan insan hiçbir kötülüğü “kötülük” sıfatıyla yapmaz. Bile bile “kötü” olmaz insan. Vicdanı susmadıkça, nefsi “iyi” bir gerekçe bulmadıkça, kötülüğün kuyusuna inmez. “Kötü”ye “iyi” bir kılıf bulur, “şerr”e “hayır”lı bir renk verir de, öylece özne olur kötülüğe.

Şimdilerde, tuzakların estetize edildiği bir zamanda yaşıyoruz. Örneğin, özgürlük kavramını, çıplaklığın eline yeni icat bir yelpaze gibi tutuşturuyoruz bunaltan sıcaklarda. Reklam hakkının gölgesine siperlenip, mayodan artan kadın bedeni parçalarını, mayonun gizlemek yerine daha da belirginleştirdiği dişilik cezbelerini gözlere sokuyoruz. Görünenler, göründükleri için kazananlar, güzel göründükleri için kendilerine imrenilenler, görenler, gördüklerine hayran olanlar, görüntüleri çoğaltılanlara imrenenler, hep birlikte mağdur ediliyor.

Yazının devamını oku »

Ya Hayat Ya Evrim

hayat_evrim.jpg

BİR FARE KAPANI ne zaman fare tutar? Bir uçak ne zaman uçar? Bir göz ne zaman görmeye başlar? Bu soruların cevabını aşağı-yukarı tahmin edersiniz. Yine de, bu yazıda çıkacağımız uzun ve muhtemelen zorlu yolculuk için, cevapları beraber verelim. Bir fare kapanının fare yakalayabilir olması için en azından tam bir fare kapanı olması gerekir. Fare kapanının yarısı fare tutmaz. Bir uçağın da uçuyor olabilmesi için tam bir uçak olması gerekir. Uçağın üçte biri ya da üçte ikisi uçmaz. Sözgelimi, uçağın üçte biri uçmaya yetseydi, o ‘üçte birlik’ kısmına ‘uçak’ diyecektik ve uçağın diğer üçte ikisine ihtiyaç duymayacaktık.

Buraya kadar, az-buçuk muhakemesi olan bir insanla anlaşabilirsiniz. Ancak, fare kapanı ve uçak için sorduğumuz soruyu bir de göz için sorarsak, bazı akıllı insanlarla—en azından evrimcilerle—anlaşamayabilirsiniz. Gözün yarısı görebilir mi? Gözün yarısı görmeye yetiyorsa, diğer yarısına ne ihtiyaç var? Görmeye yeten bir ‘yarım göz,’ neden kendini illa da tamamlamak istesin? ‘Yarım göz’ denen şey görme işlevi görmüyorsa, yarım da olsa, göz olarak nitelendirilemez ki, göz olmaya doğru ‘evrimleşiyor’ olsun.

Evrim teorisinin mimarı Darwin’in korktuğu da tam bu durumdu: “Eğer çok sayıda ardarda gelen ve gözle görülür küçüklükteki değişikliklerle oluşamayacak kadar kompleks bir organın var olduğu ortaya konulmuş olsaydı, benim teorim yerle bir olurdu. Ama ben böyle bir organ bulamadım.” (Türlerin Kökeni, Charles Darwin)

Yazının devamını oku »

İstemenin sınırı yoktur

istemek2.jpg

DEĞERLİ bir okuyucumuz, dua ederken, açgözlü ve hırslı olmaktan korktuğunu dile getirmiş ve öğrendiği bir hikâyenin zihnini karıştırdığını yazmıştı.

Hikâyeye göre, büyük bir zâtın huzuruna iki adam çıkıyor. Çok şey isteyen ve gözü yükseklerde olan biri yüksek koltuğa oturmak istiyor. Mekânın sahibi büyük zât buna çok sinirleniyor. Çünkü O’nun huzuruna çıkmak bile lütufken fazlasını istiyor.

Diğer adam, mütevazı olduğu için kenarda bir köşe bulup oturuyor. O mekâna kabul edilmeyi bile en büyük lütuf olarak değerlendiriyor. Bu tutum o zâtın çok hoşuna gidiyor ve mütevazı adamı en yüksek koltuğa alıyor.

Şöyle soruyor okuyucumuz: Acaba biz duada çok isterken hikâyedeki yüksek koltuğa oturmak isteyen hırslı adamın konumuna düşmeyecek miyiz?

Yazının devamını oku »

Kamera Arkası…

kamera_arkasi1.jpg

Kamera arkası…
Bir filmin kamera arkası görüntüleri her seyirci için ilginç ve keyifli olmalı. Kamera-arkası görüntülerini izlerken, kendimizi az da olsa ayrıcalıklı bir konumda hissederiz.

Ayrıcalıklıyızdır; çünkü herkesin kendini kaptırdığı kurgulanmış bir gerçekliğin arkasına geçeriz; herkesin bilmediğini bilir, herkesin görmediğini görürüz. Keyifliyizdir; çünkü tasarlanmış bir hayalin içinden çıkıp onu kuşatır, inşa edilmiş bir rüyadan uyanıp rüyayı yorumlarız. Kamera arkası görüntülerini seyrederken, az önce seyirci olarak nesnesi olduğumuz ve etkilendiğimiz bir ürünü, kendi nesnemiz haline getirir, onu elimize alırız, ona özne oluruz.

Bir filmi seyretmeye razı olmak gönüllü bir aldanıştır, duygularımızı bile-isteye geçici bir gerçekliğin eline vermektir. İyi bir film bize sinemayı unutturur. Etkileyici bir senaryo sinemada bir seyirci olduğumuz gerçeğinden duygusal olarak kopartır bizi. Öyle ki, sinema ışıkları yanınca silkinmek zorunda kalırız. Sinema ışıklarının yanmasını bekliyorsak, koltukta olduğumuzu unutmamışsak, filmin film olduğu başından beri aklımızdaysa, iyi bir filmde değiliz demektir. Film odur ki, film olduğunu unuttursun.

Yazının devamını oku »

Hani sen kibirliydin, en büyüktün?

kibir2.jpg

Yoktan var etti, tanınmayı istedi, önce halk etti, sonra kendinden bir nur ile yaratılmamızı murad etti. Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’a Hamd olsun biz insanları yarattı.
İnsan denilen varlığın, gönderildiği madde âleminde, ilahi adaletinin tecellisi altında yaşaması için gerekli olan ilahi düzeni kurdu.

Güneşin ayın gezegenlerin yörüngesini, astronomi bilimi’nin hala içinden çıkamadığı hesapları, en ince detaylarına varıncaya kadar hesapladı, son olarak insanı bütün yaratılmışların en üstünü olarak madde âlemine gönderdi.

İnsan dünyaya geldi bir baktı ki kendisiyle her daim ilgilenen, karnını doyuran, ihtiyaçlarını gören iki kişi var, sahibim bunlar dedi, onları çok sevdi onlar olmadan kendisinin olamayacağını düşündü. Aradan zaman geçti kendine verilen aklı keşfetti, onunla bazı dürtülerine, arzularına sahip oldu.

Yazının devamını oku »

« Daha eski yazılar